Birçok medeniyete ev sahipliği yapan Mersin, arkeolojik açıdan zengin eserleri bünyesinde barındırıyor. Kızkalesi, Korikos Kalesi, Cennet-Cehennem, Kanlı Divane, Adam Kayalar, Uzuncaburç, Üç Güzeller Mozaiği bunlardan bazıları. Bilinen bu tarihi eserlerin yanı sıra, var olan ancak tanınmayan sayısız tarihi eser de kentte yer alıyor. Ben bir kısmını görme şansını yakaladım.
360 günün 300 günü güneşli geçen Dünya Kenti Mersin aynı zamanda bir güneş kenti olarak da bilinmektedir. Diğer taraftan, Mersin Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Anabilim Dalı Profesörü Serra Durugönül’e göre Mersin, tarihsel yani kronolojik açıdan çok zengin bir kent olarak karşımıza çıkıyor. Kentin tarihi İ.Ö. 7 bin yılına kadar dayanıyor. Koyun türünün ilk defa Yumuktepe’de evcilleştirildiğini biliyoruz.
Arkeoloji dünyasında ayrı bir önemi bulunan Yumuktepe Höyüğü, Mersin Kenti merkezinin yaklaşık 1 km. kadar kuzeyindeki Toroslar İlçesi’nin Demirtaş mahallesinde yer almaktadır. Denizden 2,5 kilometre içeridedir. Muhtemelen birkaç bin yıl önce deniz kenarında idi. Besim Darkot’un Yumuk Irmağı olarak adlandırdığı günümüzdeki Müftü Deresi sürekli alüvyon taşıdığından, höyüğün komşusu olan deniz bölümü alüvyonla dolmuş ve içeride kalmıştır.
Bir söylenceye göre de Yumuktepe, Roma İmparatorluğunun ilk zamanlarında Zephyrium adlı bir liman idi. Roma İmparatoru Hadrian zamanında Hadrianapolis olarak değiştirildi. Ne var ki deniz kıyı çizgisinin güneye kayması ve 10 km kadar güney batıdaki Pompeiopolis’in deniz ticaretini ele geçirmesi Yumuktepe’ye darbe vurdu. Liman olarak bütün önemini kaybetti.
Ülkemizdeki bütün arkeolojik kazılarda olduğu gibi, Yumuktepe’deki kazılar da yabancılar tarafından gerçekleştirilmiştir. Höyük 1936-1938 yılları arasında İngiliz arkeolog John Garstang tarafından ortaya çıkarılmıştır. John Garstang ve ekibinin burada yaptıkları ilk incelemeler sırasında, höyüğün batı bölümünde, Müftü Deresi’nin tahrip ettiği kesitlerde Neolitik aletler bulduktan sonra kazı yapmaya karar verilmiştir.
Ankara’da Arkeoloji Enstitüsü’nü de kurmuş olan John Garstang höyükte 23 tabakalı yerleşim saptamıştır. ‘’Prehistorik Mersin’’ adlı yapıtında, taş ve seramikten yapılmış ev aletlerinin listesini vermiştir. Garstang’ın bulgularına göre Yumuktepe’de tarım yapılmış; koyun, keçi, sığır ve domuz beslenmiştir. İ.Ö 4500de, Neolitik dönem ya da Cilalı Taş devrine denk gelen yerleşim tabakasında ise Dünya arkeoloji tarihindeki kaleye benzeyen ilk yapı saptanmıştır.
Maden devri ile birlikte madenler de işlenmiştir. Bir görüşe göre de Dünya’da ilk bakır izabe tesisleri Yumuktepe’de kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1939 yılında ara verilen kazı çalışmaları 1946-1947 yıllarında tamamlanmıştır. Sonraki yıllarda, höyük üzerinde teraslar açılarak ağaçlandırma çalışmaları yapılmıştır. Ağaçlandırma çalışmaları nedeniyle, bütün kazı alanlarını ve ortaya çıkarılmış olan tabakalar yok edilmiştir.
Bununla da yetinilmemiş, yörenin sit alanı olduğu ya da olabileceği düşünülmeden, soğuk ve temiz su bulmak amacı ile höyüğe komşu olan dere kenarına derin su sondaj kuyuları açılmıştır. Sondaj kuyuları ile bağlantılı olarak höyüğün tepesine su depoları yapılırken, kalan kalıntı ve tabakalar bir kez daha yok edilmiştir. 1968 yılındaki sel felaketinde de Müftü deresindeki taşkın, sondaj kuyularıyla birlikte höyüğün de batı bölümünü götürmüştür.
Bunlar da yetmemiş, höyüğün büyük bir bölümü mesire yeri olarak düzenlenmiştir. Bu düzenleme sırasında da höyük üzeri düzeltilirken, İslami Dönemi içeren 1,5-2,0 metrelik tabaka da yok edilerek, buraya gazino, tuvaletler, depo ve park yapılmıştır. 1946-47 yıllarındaki kazılardan 45 yıl sonra, 1993 yılında, Kültür Bakanlığı himayesinde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Veli Sevin başkanlığında yeniden başlanmıştır.
Kazı çalışmalarına Roma Üniversitesi’nden Dr. Isabella Caneva’da katılmıştır. 16 yıl devam eden çalışmalardan sonra, 2009 yılında, ilk kez savaş izlerine rastlanmış ve mezar kalıntılarına ulaşılmıştır. 2009 yılında, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü desteği ile höyüğün üst kısmında çalışmalar yapılmıştır. İ.S 10. yüzyılın sonlarına ait olduğu tahmin edilen, 90 cm uzunluğunda ve 6 cm genişliğinde demir kılıç bulunmuştur. Ayrıca, Neolitik Dönemi kapsayan İ.Ö 5800 lü yıllara ait yetişkin insan iskeleti gün ışığına çıkarılmıştır.
Yani kentin tarihi Prehistorik dönemlerden başlıyor, Neolitik döneme kadar gidiyor. Tarih öncesi dönemi temsil eden Prehistorik dönem, 2 milyon yıl öncesine dayanır. Arkeoloji tarafından araştırılan bu dönem, insanlığın yaşamında en uzun dönemdir. Mersin Tarihine gelince; Hititler, Persler, Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar ve İslami döneme kadar kesintisiz devam ediyor. Kent tarihi hem kronolojik olarak, hem de tür olarak geriye gidiyor.Kentte; mimari, heykel, seramik, sikke gibi türler zengin bir şekilde bulunuyor.
Coğrafi olarak sınırlarını çizdiğimiz zaman ise, bölgenin çok geniş olduğunu görüyoruz. Sınırlar doğuda İskenderun Körfezi’nden başlıyor ve Alanya’ya kadar devam ediyor. Kuzeydeki sınırlarını Toros Dağları oluşturuyor. Bölgeye Antik Kilikia Bölgesi deniliyor. Wikipedi bilgilerine başvurduğumuzda ise; Yumuktepe, arkeolojik açıdan büyük önemi olan bir höyük olup, Mersin kenti içinde kalmış. İlk kazı çalışmaları sırasında kent dışında olan Yumuktepe Höyüğü, 1936-1938 yılları arasında İngiliz arkeolog John Garstang tarafından ortaya çıkarılmıştır.
Höyükteki çalışmalar ile 23 tabakalı yerleşim yeri saptanmıştır. Yumuktepe’de tarım yapılmış; koyun, keçi, domuz ve sığır beslenmiştir. İ.Ö. 4500 de Neolitik ya da Cilalı Taş Devrine denk gelen tabakada ise Dünya tarihindeki ilk kaleye benzeyen yapı saptanmıştır. Mersin Müzesi bizi, geriye doğru, 7 000 yıllık bir yolculuğa çıkarmaktadır. Müze, Mersin Kültür Merkezi’nin doğu cephesinde bulunmaktadır.
Eski Halkevi binasının küçük bir bölümünde 1978 yılında kurulan müze, aynı binanın yenilenerek Kültür Merkezine dönüştürülmesinden sonra, 1991 yılında ziyarete açılmıştır. Müzede, arkeolojik ve etnografik (kavimsel) üç ayrı salonda teşhir edilmektedir. Müzenin giriş katındaki birinci salonda, Roma Dönemine ait mermer insan başları, heykeller, steller ya da dikili taşlar ve amforalar yer almaktadır. Ayrıca, pişmiş kilden yapılmış terliksi biçimindeki mezarlar sergilenmekte olup, Pompeipolis Antik Kenti’nde bulunmuştur.
Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerinden Yumuktepe ve Tarsus’taki Gözlükule kazılarından çıkarılan buluntulardan bazıları müzenin ikinci salonunda sergilenmektedir. Bu salonda Taş Devrine ait; Yeni Taş, Bakır Taş ve Eski Tunç dönemlerine ait eserler sergilenmektedir. Sergilenen eserler arasında iki kulplu kaplar; ikili, üçlü, dörtlü sepetkulplu, fincan şekilli kaplar, gaga ağızlı testiler, değişik renklerde boyanmış kaplar bulunmaktadır.
Ayrıca Eski Tunç çağı ile Urartu, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait çeşitli çanak, çömlek, cam ve bronz eserlerin yanı sıra altın, gümüş ve bronz sikkeler de sergilenmektedir. İ.Ö. İkinci bine ait kurşun figürler, Hitit İmparatorluk dönemine ait mühürler görülmesi gereken eserlerdir. Etnografik ya da kavimsel eserlerin bulunduğu üst kattaki üçüncü salonda; gümüş süs eşyaları, tespihler, işlemeli kadın elbiseleri, peşkirler, ağaç ve bakır kaplar, kilimler, nazarlıklar, kama ve benzeri aletler bulunmaktadır.
Müze bahçesi de gezilmesi ve görülmesi gereken bir mekândır. Bahçede çeşitli dönemlere ait taş eserler, sütun başlıkları ve oldukça büyük küpler bulunmaktadır. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verilerine göre, Mersin Müzesi envanterine kayıtlı yaklaşık 14 000 adet tarihi eser bulunmaktadır. Yer darlığından ötürü bunların ancak % 7 si sergilenebilmektedir. Acil olarak Mersin Arkeoloji Müzesi’ne ihtiyaç vardır. Mersin Valisi, 2013 Akdeniz Olimpiyatlarına ev sahipliği yapacak olan Mersin’e bu müzeyi kazandıracakları müjdesini verdiğini öğreniyoruz.
Kaynaklar:
1) http://www.kulturvarliklari.gov.tr › … › Mersin
2) www.mersin.web.tr/mersin3.htm
3) tr.wikipedia.org/wiki/Mersin_(il)
Etiketler: arkeoloji, cehennem, divane, john garstang, kayalar, tarihi eser

Yeşilköy ve 93 harbi
Yeşilköy deyince ilk aklıma gelenlerden biri ve asıl önemlisi 93 Harbi ve Ruslarla yapılan Ayastefanos Antlaşmasıdır. Diğer aklıma gelen de Atatürk Havalimanı’dır ki Yeşilköy Havalimanı olarak da bilinir.Pek bilinmez ve bilinmesi de istenmez ama Yeşilköy’ün 1926 yılından önceki adı Ayastefanos idi. Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit ve Rus Çarı II. Alexander döneminde yapılmış olan Osmanlı-Rus savaşı, Rumi takvime göre 1293 yılına denk geldiğinden, 93 Harbi olarak bilinir. Miladi takvim ile 1877-1877 Osmanlı-Rus Harbi olarak bilinir.
Savaşta galip gelen Ruslar Yeşilköy’e, o günkü adıyla Ayastefanos’a kadar gelerek, çok ağır koşulları olan Ayastefanos Antlaşmasını Osmanlıya imzalatmıştır. Yirmi dokuz maddelik antlaşmaya göre, batıda büyük bir Bulgaristan Prensliği kurulacak; Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli, bir Rus kuklası olarak düşünülen bu otonom prensliğe verilecekti. Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya verilip, Karadağ ve Sırbistan’ın istiklalleri kabul edilecekti.
Ayrıca Osmanlı Devleti, Rusya’ya 245 milyon Osmanlı altını harp tazminatı verecekti. Antlaşmaya göre, Rumeli’nde kesin kayıplar, 237.298 km2 toprak ve yaklaşık 8 milyon nüfus idi. İmtiyaz verilmiş Bulgaristan, Doğu Rumeli, Artvin, Tunus gibi yerler bu rakamların dışındaydı. Bunlar da ilave edilince devletin kaybı korkunçtu. Ayastefanos Antlaşması ile Rusların bölgede tamamen hâkim bir konuma gelmeleri, Batılı devletleri telaşlandırdı.
Zira Rusların, Bulgaristan yolu ile sıcak denizlere inmeleri, İngilizlerin Hindistan siyasetine ve Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakına set çekmiş olacaktı. Osmanlı İmparatorluğu Kıbrıs idaresini İngiltere’ye bırakma koşuluyla, Batının desteğini alarak, Berlin Antlaşması ile Ayastefanos Antlaşması’nın hafifletilmesini sağladı. Ancak, Berlin Antlaşması Osmanlının toprak kaybını önleyememiş, Rusların imtiyazlarını elinden almıştır.
Toprak kayıplarımız
Osmanlı İmparatorluğu kendisine tabi olan Sırbistan, Bulgaristan, Romanya ve Karadağ’ın kendi başlarına birer prenslik olmalarını kabul etmiştir. Doğu Rumeli vilayeti kurulmuş ve Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı ancak çeşitli imtiyazlara sahip olmuşlardır. Toprak paylaşımı ise şöyle gerçekleşmiştir. Bosna-Hersek imtiyazlı vilayet haline gelmiştir. Kıbrıs Sancağı İngiltere’ye kiralanmış ve kiracı bir daha Kıbrıs’tan çıkmamıştır.
Niş Sancağı Sırbistan’a, Teselya Sancağı Yunanistan’a, Kars, Batum, Artvin ve Ardahan sancakları Rusya’ya, Dobruca Sancağı Romanya’ya bırakıldı. Bunların dışında birkaç kaza da Karadağ’a bırakıldı. Van’ın doğusundaki Kotur yöresi İran’a verildi. Ayrıca kongre döneminde Fransa’nın yaptığı kulis çalışmaları sonucunda, antlaşma maddelerinde olmadığı halde 3 yıl sonra Tunus Prensliği Fransızlarca işgal edilmiş ve gerekçe olarak Berlin Antlaşması gösterilmiştir.

Berlin Antlaşması’ndan sonra İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlıları baskı altına alma politikasına devam etti.Kazançlarımıza gelince; Girit, Doğu Beyazıt ve Eleşkirt Osmanlı Devleti’ne bırakıldı ve Osmanlı 35 yıl daha Balkanlarda kalabildi. Bu antlaşmadan sonra Osmanlı İmparatorluğu Balkanlar ve Kafkasya’da otoritesini yitirdi. Balkanlarda bağımsızlık hareketleri hız kazandı ve bu bölgelerde yaşayan Osmanlı vatandaşları göçe zorlandı ya da öldürüldü.
Ayastefanos Antlaşması’ndan sonradır ki Balkanlar ve Kafkaslardan bir milyonun üzerinde Osmanlı vatandaşı İstanbul ve Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmış ve on binlercesi yollarda telef olmuştur. Bu nedenle 93 Harbi genlerimize kadar işlemiş ve unutulmamıştır. Diğer taraftan 1200-1204 yılları arasında gerçekleştirilen Dördüncü Haçlı seferi orduları Bizans İmparatorluğu zenginliklerini talan etmek için de önce Yeşilköy sahillerine çıkış yapmıştı.
Yeşilköy sahil parkı
Bir vesile ile Yeşilköy’e gitmem gerekti. 2012 yılı Mayıs ayında, uzun bir yolculuktan sonra Yeşilköy İstanbul Caddesi’ne geldik. Yeşilköy, İstanbul içerisinde sanki bir tatil kasabası havası taşımakta, öyle algıladım. Palmiye ağaçları ile yeşillendirilmiş Caddeleri bana kendimi Ege ya da Akdeniz’de bulunuyormuşum havasını hissettirdi. Düzgün bir yapılaşmaya sahip olan Yeşilköy gerçekten İstanbul’a yakışır bir semt.
İstanbul’un en pahalı ve en lüks semtlerinden biri olarak biliniyor. Yeşilköy İstanbul Caddesi’ndeki işim bittikten sonra, Kulüp Sokak köşesindeki Roma Dondurmacısı’ndan bir külah dondurma alarak sahile indim. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce düzenlenen Sahil Parkı Marmara denizi kıyılarında kilometrelerce uzanmış. Havanın ve günlerden Pazar olmasının da etkisi ile Sahil Parkı adeta bir karnaval havasına bürünmüş.
Çevreyi büyük bir keyifle izlemeye başlıyor ve fotoğraflar çekiyorum. Çimler üzerine serilmiş kilimler üzerine sere serpe oturanlar, et mangal yapanlar, termoslarındaki çayı bardaklarına doldurup yudumlayanlar ve yaptıkları börekleri afiyetle yiyenler renklendirmiş ortamı. Parkın bir başka yerinde kalabalık bir aile evde doldurdukları piknik sepetini açmışlar, etrafında bir çember oluşturarak, sepetten çıkanları yemekle meşguller.
Bir başka grup, mayolarını giymiş güneşlenirken, arkadaşlarından bazıları da dalmışlar Marmara Denizi’ne keyifle yüzüyorlar. Batı kısmında, 200 metre ileride, Yeşilköy Su Ürünleri Kooperatifi Balık Satış Yeri bulunuyor. Arka tarafta kooperatifin balıkçı marinası yer alıyor. Marina kıyısına yüzlerce tekne ve kotra bağlanmış. Balıkçı barınağı marinasına olan ilgimi sonlandırıp, sahilin doğu kısmına yöneliyorum.
Bütün heybeti ile Polat Renaissance Hotel görünüyor. Sahil yolunda yüzlerce kişi yürüyüş yapıyor. Aileler çocuklarıyla gelmişler, güzel bir bahar gününün tadını çıkarıyorlar. Dondurmam kaymak diye satış yapanlar, uçan balon satanlar, çok değişik ve renkli yapıları olan uçurtmalar ve onları uçuran onlarca çocuk neşeli bir hava katmış ortama. Kuyruklu, kuyruksuz onlarca uçurtma sarmış masmavi gökyüzünü. Çocukluk anılarım canlanıyor birden. Bulabildiğimiz her türlü malzemeden uçurtma yapmaya çalışırdık. Çoğu kez de başarısız olurduk ama oluncaya kadar da uçurmanın hayali bile yeterdi.
Uçurtma şenlikleri
Baharın müjdecileri arasındadır, uçurtmalar. Bu müthiş özgürlük duygusunun tadına varmak için çocuk olmanız da gerekmez. Bunun farkına varan büyükler de çocuklar ile beraber bu müthiş özgürlük duygusunun tadını çıkarıyorlardı. Uçurtma deyip, geçmeyelim. Üsküdar Belediyesi’nin desteğinde, Naci Aköz tarafından 2005 yılında ‘’Mehmet Naci Aköz Uçurtma Müzesi’’ bile kurulmuş.
İlk ve tek Uçurtma Müzesi sahibi Naci Aköz’ün verdiği bilgilere göre; “Uçurtma, MÖ 300 yıllarında Çin’de doğmuş. Uzakdoğu’da yayılmış ve zaman içerisinde dini ritüellerin bir parçası haline gelmiş. Hatta öyle ki Budist rahiplerin tanrılarla arasındaki haberleşmeyi sağlayan bir obje olarak bile görülmüş. Uçurtmalar dini motiflerle süslenmiş. Sadece barışta değil savaşta da kullanılmış.
Çinliler bazı savaşlarda uçurtmalardan haberleşme aracı olarak yararlanmış.” Yeşilköy’den döndükten sonra, internette yaptığım araştırmaya göre, Bakırköy Belediyesi ve Yeşilköy Muhtarlığı tarafından her yıl 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda ‘’Uçurtma Şenlikleri’’ düzenlenirmiş. Bu düzenlemeye bayıldım. Bir sonraki yıl 23 Nisan’da burada olmaya çalışacağım. Böylelikle, Yeşilköy denince, genlerimize işlemiş olan Ayastefanos Antlaşması yerine ‘’Yeşilköy Uçurtma Şenlikleri’’ ni anımsamanın bir yolunu bulmuş olacağım.
Etiketler: 93 harbi, Abdülhamit, ardahan, Ayastefanos, bosna hersek, dokuz, imti, Kars, Osmanlı, Rus Çarı, Ruslar, toprak, Trakya, Yeşilköy

Yumuktepe Höyüğü’ne ikinci kez gidiş
29 Ocak 2012 tarihinde Yumuktepe Höyüğü’nü görüp, fotoğraflarını çektikten sonra Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Mersin Müzesi’ne tekrar uğradım. Amacım, yetkililerden biri ile görüşüp, höyüğün perişan durumunu anlatmaktı. Müze müdürü ya da uzmanlardan birini bulamadım. Müze girişinde görevli olduğunu sandığım bir arkadaş telaşlanacak bir durum olmadığını, her yıl değişik üniversitelerden gelen arkeologlar tarafından kazıların sürdürüldüğünü söyledi.
Ben de müzeyi bir kez daha gezdikten sonra Yumuktepe bilgilerimi tazelemeye ve tepeyi bir kez daha ziyaret etmeye karar verdim. Bu kez Yumuktepe Höyüğü’ne giderken, Gazi Mustafa Kemal Bulvarı üzerindeki Soğuksu Caddesi üzerinden gittim. Höyüğe girdiğimde adının İbrahim olduğunu öğrendiğim görevli ki bekçiliğini yapıyormuş, bana eşlik etti. İbrahim’in eşliğinde höyüğü bir kez daha gezdim. Merdivenlerden tepeye doğru tırmanırken, sağda ve soldaki terasları soruyorum İbrahim’e ve piknik amaçlı olarak düzenlendiklerini öğreniyorum. Sonradan höyük sit alanı ilan edilince beton piknik masalarının zamanla parçalandığı görülüyor.
Yumuktepe Höyüğü’nün kısa tarihçesi
Mersin’in Atası olan Yumuktepe, 9 000 yıl önce, höyüğün çekirdek tabakasını oluşturan Neolitik çiftçiler tarafından oluşturulmuştur. Ardından gelen yerleşimler ile tepe zaman içinde 23 metre yükselmiştir. Önceki kalıntıların üzerine yollar yapılmış ve teraslı evler inşa edilmiştir. Böylece, höyükteki tabakalanma daha karmaşık bir hale gelmiştir.
Yumuktepe yerleşkesi, uygun konumu, bir Akdeniz limanına sahip olması, doğal kaynaklara ve ticari olanaklara sahip olması nedeni ile yörenin gözde bir kenti olmuştur. Bizans dönemine, 13. yüzyıla kadar kesintisiz olarak yerleşme ve ticari bölge olarak kalmıştır. Anadolu platosu, Doğu Akdeniz, Ege, Suriye-Filistin ile ticari ilişkilerini canlı tutmuştur.
Ancak, Besim Darkot’un Yumuk Irmağı olarak adlandırdığı günümüzdeki Müftü Deresi sürekli alüvyon taşıdığından, höyüğün deniz bölümü alüvyonla dolmuş ve yerleşke içeride kalmıştır. Yerleşkenin içeride kalma nedenlerinden bir başka senaryo da denizin gerilemesi ya da karaların yükselmesidir. İklim değişiklikleri, yeni bir dağ oluşumu, engebeli yüksek yerlerin fazla aşınması, deniz çukurlarında tortuların fazla birikmesi gibi nedenlerden ötürü karalar hafiflemekte ve yükselmektedir.
Bu durumda da yerleşke liman kenti olma özelliğini kaybetmektedir. Bu durum ticari avantajın kaybolmasına neden olmuştur. Arkeoloji dünyasında ayrı bir önemi bulunan Yumuktepe Höyüğü, Mersin Kent merkezinin yaklaşık 1 km. kadar kuzeyindeki Toroslar İlçesi’nin Demirtaş mahallesinde yer almakta olup, denizden 2,5 kilometre içeridedir. Bir başka söylenceye göre de Yumuktepe, Roma İmparatorluğunun ilk zamanlarında Zephyrium adlı bir liman idi. Roma İmparatoru Hadrian zamanında Hadrianapolis olarak değiştirildi. Ne var ki deniz kıyı çizgisinin güneye kayması ve 10 km kadar güney batıdaki Pompeiopolis’in deniz ticaretini ele geçirmesi Yumuktepe’ye darbe vurdu. Liman olarak bütün önemini kaybetti.
Yumuktepe Höyüğü’nün ortaya çıkarılışı
Höyük 1936-1938 yılları arasında İngiliz arkeolog John Garstang tarafından ortaya çıkarılmıştır. Ankara’da Arkeoloji Enstitüsü’nü de kurmuş olan John Garstang yaptığı kazılar sonrasında höyükte 23 tabakalı yerleşim saptamıştır. ‘’Prehistorik Mersin’’ adlı yapıtında, taş ve seramikten yapılmış ev aletlerinin listesini vermektedir.
İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1939 yılında ara verilen kazılar 1946-1947 yıllarında tamamlanmıştır. 1946-47 yıllarındaki kazılardan 45 yıl sonra, 1993 yılında, Kültür Bakanlığı himayesinde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Veli Sevin başkanlığında yeniden başlanmıştır. Kazı çalışmalarına Roma Üniversitesi’nden Dr. Isabella Caneva’da katılmıştır. 2009 yılında, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü desteği ile höyüğün üst kısmında çalışmalar yapılmıştır. Bütün bu kazı çalışmalarının özeti günce olarak müzedeki bilgilendirme panolarına yazılmıştır. Dönemler bilgiler bu panolardan alıntıdır.
Erken Neolotik dönem (M.S. 7 000-6 100)
Yapılan ilk kazının en derin çukurunun yanı başında yeni bir sondaj yapıldı. Eski çukurun 80 cm aşağısında insan yerleşkesine ait izler bulundu. Ortaya çıkan taş temeller ile arka yüzlerinde saz izleri bulunan duvar sıvası, dal örgüsü tekniğindeki kulübelerin varlığına işaret etmektedir. Elde edilen arkeolojik kalıntılar, daha önce öne sürüldüğü gibi, bunların ahır olarak değil yaşam alanı olarak kullanıldığını göstermektedir.
Çok sayıda iyi korunmuş hayvan kemiği, Prehistorik Mersin’in ekonomisi hakkında fikir vermektedir. Bulunan hayvan kemiklerinin çoğu koyunlara ve keçilere aittir. Geri kalanı da sığır ve domuzlara aittir. Bu dört hayvan kemiklerinden anlaşılıyor ki Yumuktepe, önde gelen evcil hayvanların bulunduğu en erken yerleşkelerden biridir. Meyve toplayıcı ve avcı toplulukları sona ermiş ve yerleşik düzene geçilmiştir.
Bu durum kültüre alınmış tohumlar tarafından da doğrulanmaktadır. Buğday ve arpanın yanı sıra baklagillerden mercimek, bezelye ve burçak tohumları kültüre edilmiştir. Ayrıca zeytin, incir, Antep fıstığı gibi ürünlerin aralarında bulunduğu botanik kalıntılar karışık bir tarım ekonomisinin uygulandığına işaret etmektedir. Ulunan en erken çanak çömlekler; küçük, kalın çeperli ve perdahlı olup, devetüyünden koyu kahverengine kadar değişen renklerle boyanmışlardır. Aletlere gelince; en tipik örnekleri delgiler olan obdisyen aletlerdir. Ayrıca kemiklerden yapılmış farklı delgiler ve spatulalar da kalıntılar arasında yer almaktadır.
Orta Neolitik dönem
Önceden açılmış olan derin sondajın arkasında, 9 metre genişliğinde yeni bir çukur açılmıştır. Bu çukurdaki bulgulardan elde edilen verilere göre, Garstang’ın 26. tabakasının altındaki yapı, bir koridorla birbirine bağlanmış dikdörtgen odalardan oluşmaktadır. Temel taşları sayesinde bu plana ulaşılmıştır. Üst yapı, bir olasılıkla, dal örgüsü tekniği ile oluşturulmuştur.
İrili ufaklı yuvarlak çakıllardan oluşan sedimenter kayaç olan konglomeraların oluşturduğu iki bloğun uzaktan getirildiği tahmin edilmektedir. Konglomeraların oluşturduğu iki blok sitenin güneyindeki anıtsal yapıda kullanılmıştır. İç kısımdaki yapılar ayırt edilememektedir. Ancak, çakıl taşlarından yapılmış, iki plasterli niş göze çarpmaktadır.
Tabanda oraya çıkarılan karbonlaşmış tohumlar, besinlerin kültüre alındığını göstermektedir. Orta Neolitik dönemdeki en yaygın çanak çömlekler kavuniçi renkte, perdahsız küçük kap ve kâselerin yanı sıra perdahlı siyah renkli kaplardır. Taş aletlerde bir değişiklik gözlenmemiştir. İ. Ö. 7000 ve İ.Ö. 6100 arasına tarihlenen Mersin Erken Neolitiği, buğday, arpa, incir, zeytin ekimi ve keçi, koyun, öküz ve domuz beslenmesiyle genel hayvan ve bitki evcilleştirilmesi yönünden en antik belgelerden birini sağlamaktadır.
Geç Neolitik dönem
Bir sonraki yapı katından önce kalın bir kül tabakası bulunmaktadır. Bu katmanda bazı mezarlar bulunmuştur. Çok iyi korunmamış iskeletler küçük yuvarlak mezarlar içindedir. Taş ve kabuktan yapılmış boncukları olan kolyeler dışında, yıldırım motifleri ile süslü küçük çömlekler ve kâseler mezar buluntuları arasındadır. Geç Neolitik dönemi asıl tanımlayan mimari özelliklerdir.
Evler büyüktür ve apsise sahiptir. Etrafları taş döşeli silo ile çevrilidir. Kerpiç tuğlalar ilk kez kullanılmıştır. Yerleşim, höyüğün eteklerine doğru genişlemiş ve teraslı evler ile büyük tahkimat duvarları inşa edilmiştir. Boyalı ve perdahsız çanak çömleklerin ortaya çıkışıyla keramik repertuarında değişim gözlenir. Yeni tip çanak çömlekler kaba ya da düz dipli, boyunlu çömleklerdir. Çeşitli geometrik motifler kırmızı ve kahverengi renklere boyanmıştır.
Erken Kalkolitik dönem
16. yapı katında,15 metre derinlikte başka mimari özellikler ortaya çıkmıştır. Burada taş temelli kerpiç duvar ile tahkim edilmiş, anıtsal kapısı olan bir yerleşim vardır. Birbirine bitişik, sırayla inşa edilmiş yaşam alanları askerlerin kullandığı barakalar olarak açıklanmıştır. Bunların bulunduğu yerleşim alanı olan sitedalin iç çapı 60 metre ile sınırlanmıştır.
Yerleşimin geri kalan bölümü höyüğün eteklerindeki teraslara yayılmıştır. Bu yerleşim dışı mahalleler ile sitedali birleştiren en az bir yolun varlığı ortaya çıkarılmıştır. Sitedalin küçük boyutları, tahkimat sistemi, yoğun teraslama sistemi ve farklı mimari özellikleri bir yukarı ve hizmet edilen bir şehir olarak yorumlanmıştır. Bu durum, daha önceden belirlenmiş sosyal bir ayırımın göstergesidir. Söz konusu evre, Güney Doğu Anadolu’daki Mezopotamya kökenli Obeyd kültürü etkisinin zirvesini temsil etmektedir. Tipik Obeyd üslubunda, kavisli kabartma süslerle bezenmiş çanak çömlekler Yumuktepe’de sıklıkla karşımıza çıkmıştır.
Geç Kalkolitik dönem
Takip eden tabakalarda tahkimat, en azından yamaçlar üzerindeki duvarları desteklemek için devam etmiştir. Geçmiş yıllarda sadece üstün körü incelenen tabakalarda, hem boyalı hem de çakmak taşı ile işlenmiş tipik Geç Obeyd çanak çömlekleri bulunmuştur. Bu tabakalarda bulunanlar Yumuktepe’deki son Yakın Doğu etkili mallardır. Daha sonra yerlerini Troia ve Beycesultan gibi Batı Anadolu merkezlerinin kültürel özelliklerine bırakır. Bunda, Yumuktepe’de gelişen yeni metalürji endüstrisinin payı vardır. Geç Kalkolitik dönemi takip eden evre olan şimdiye kadar fazla incelenmeyen Bronz çağında yerleşim, yamaçlara ve özellikle güney kesime doğru genişlemiştir.
Ortaçağ tabakaları ( 11. ve 13. yüzyıllar )
Höyükteki yeni kazılar, Yumuktepe’nin Geç Orta Çağ’da da bir kale olduğunu göstermektedir. Bunun nedeni, çevresindeki geniş düzlüğe tepeden bakan bir yükselti olmasıdır. Yumuktepe’deki kalıntılar yardımı ile 11. ve 13. yüzyıllar arasına tarihlendirilen üç yapı katı vardır. Bunların arasında en iyi korunmuş olanı 11. yüzyıla tarihlendirilmiş olan Ib yapı katıdır.
Sur içinde yapılan bir sokak boyunca sıralanmıştır. Bu, Yumuktepe’nin son kez tahkim edildiği tarihtir. Doğu kısmı kazılmayı bekleyen bu yapı katı ile ilişkili büyük bina, doğu-batı eksenindedir. Bu bina tabanını altında bulunanlar, yapının dini bir işlevi olduğunu düşündürmektedir. Bina altındaki gömülerde haç, cam koku şişesi, cam bardak, seramik, maşrapa ve kâse gibi ölü hediyeleri bulunmaktadır. Ortaçağ yapı katlarında ele geçen buluntular, Yumuktepe’nin bu evrede de Batı Anadolu, Suriye-Filistin, Akdeniz ve Ege bölgesi ile ticari ilişkiler içinde olduğunu göstermektedir.
Kaynaklar:
1) http://tr.wikipedia.org/wiki/Yumuktepe
2) http://www.mersinkulturturizm.gov.tr/belge/1-33656/muzeler-ve-orenyerleri.html
Etiketler: akdeniz, alüvyon, arpa, atalarımız, avcı, üzüm, Bizans, buğday, evler, karaların yükseelmesi, kez, liman kenti, Mersin, meyve toplayıcı, piknik, suriye, tahıl, ticari, toplayıcı

Yumuktepe Höyüğü’ne yolculuk
Mersin Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’ni gördükten sonra, müzede sergilenen buluntuların kaynağı olan Yumuktepe Höyüğünü görmemek olmazdı. Bu nedenle, Çakmak Caddesi 5017. Sokaktan Yumuktepe’ye gidebileceğim en uygun rotayı Google haritalardan belirlemeye çalıştım. Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’ndan Müftü Deresi’ne doğru yola koyuldum.
Bulvar üzerinde, sağ kolda kalan Soğuksu Caddesi’ne girecek ve yaklaşık 2.7 km sonra höyükte olacaktım. Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’ndaki yolculuğum sırasında sağ koldaki Soğuksu Caddesi’ni aradım durdum. Cadde isimlerini belirten herhangi bir levhaya rastlamadım. Bu durumda kehanette bulunmaktan başka seçenek yoktu. Derken Müftü Köprüsü’nde buldum kendimi.
Köprünün güney tarafında, Silifke Caddesi’ne doğru giderseniz, dere boyunca bisiklet ve yürüyüş yollarının yapıldığını görürsünüz. Daha önce oraları gezmiş ve çok hoşuma gitmişti. Bu kez tam tersi istikamette gitmeliydim. Müftü deresi boyunca yürümeye başladım. Google haritalarında Veysel Karani Parkını geçtikten sonraki dere kenarında yapılan düzenleme Efrenk Kordonu olarak tanımlanmış.
Tanımlanmış, çünkü Müftü Deresi’nin eski adlarından biri de Efrenk Deresi. Höyük neden Yumuktepe adını almıştı? Sorusuna yanıt ararken, internette ilginç bilgilere ulaşmıştım. Cumhuriyet döneminin ilk Türkiye Coğrafyası üzerinde araştırmalar yapan ve kitaplar yayınlayan Besim Darkot, fiziki coğrafya haritalarında, günümüzdeki Müftü deresini Yumuk Irmağı olarak adlandırmış.
Bu adlandırmadan ötürüdür ki, dere kenarında bulunan höyük de Yumuktepe adını almış. Efrenk ve Kızıldere olarak da bilinen Müftü deresinin iki yakasında bisiklet ve yürüyüş alanları düzenlemeleri devam ediyor. Bu durum güzel bir gelişme. Ancak, bu gelişmenin tersine davrananlar da var. Kordon boyunca yürümemi sürdürürken, densiz vatandaşlardan birinin artık inşaat malzeme çuvallarını dereye doğru yuvarladığını gördüm.
Dayanamadım uyardım. Aramızda kısa ve tatsız bir tartışma geçti. Çevre bilincinden haberi yoktu. Fotoğrafını çekerek, yürüyüşümü sürdürdüm.Bu arada, daha iyi fotoğraf çekebilmek için, dere üzerinde karşılaştığım ilk köprülerden birinden derenin karşı kıyısına geçiyorum. Yaklaşık 500 metre sonra karşılaştığım ikinci bir köprüden tekrar Efrenk Kordonu’na geçiyor ve Mehmet Akif İlköğretim Okulu’na ulaşıyorum.
76090. Sokak yardımı ile de Yumuktepe Höyüğü’ne varıyorum. Taş duvar üzerinde tel çit ile çevrilmiş höyüğe giriş yeri arıyorum. Sol tarafa, Müftü Deresi tarafına yöneliyorum. Dere kenarında düzenleme vardı. Yaya yürüyüş yolları açılmış, çamurdan kurtulmak için de curuf dökülmüş, bir iş makinesi tesviye yapıyordu. Yumuktepe Höyüğü’nün bu tarafı bütünüyle açıktı. Yağan yağmurlardan ötürü heyelan belirtileri vardı. Höyüğün Müftü Deresine bakan bölümü hem çamurlu, hem de oldukça dikti.
Yumuktepe Höyüğü’ne giriş
Giriş yaparak, çamur olmayan çimenli ve bol ağaçlıklı bir bölgeye yöneldim. Daha önce yapılmış bazı kazı bölgelerine rastladım ve fotoğraflarını çekerek tepe düzlüğüne ulaştım. Ortalıklarda kimse yoktu. Çevreyi kolaçan ettiğimde, benim gibi bazı konukların ziyaretçi olduklarını, ancak mangal yapmak için bulunduklarını anladım yanmış odun küllerinden. Kazı alanına alıcı gözle bakıp, resim çektiğimde hayal kırıklığına uğradım.
Yağmurlar ve özensizlik nedeniyle, kazı alanında pek bir şey kalmamıştı. Asıl kazı alanı olan dere kenarına ulaştığımda ise hayal kırıklığı şaşkınlık ve üzüntüye dönüştü. Kazı sonrası ortaya çıkan yapılar ve benzeri bulgular zarar görmesin diye ince naylonlarla örtülmüştü. Ancak, koruma görevlerini yerine getirememişlerdi. Yağmur sonrası ortaya çıkan kısmi heyelan buluntuların büyük bir bölümünü yok etmişti.
Arkeoloji dünyasında ayrı bir önemi bulunan Yumuktepe Höyüğü, Mersin Kenti merkezinin yaklaşık 1 km. kadar kuzeyindeki Toroslar İlçesi’nin Demirtaş mahallesinde yer almaktadır. Denizden 2,5 kilometre içeridedir. Muhtemelen birkaç bin yıl önce deniz kenarında idi. Besim Darkot’un Yumuk Irmağı olarak adlandırdığı günümüzdeki Müftü Deresi sürekli alüvyon taşıdığından, höyüğün komşusu olan deniz bölümü alüvyonla dolmuş ve içeride kalmıştır.
Bir söylenceye göre de Yumuktepe, Roma İmparatorluğunun ilk zamanlarında Zephyrium adlı bir liman idi. Roma İmparatoru Hadrian zamanında Hadrianapolis olarak değiştirildi. Ne var ki deniz kıyı çizgisinin güneye kayması ve 10 km kadar güney batıdaki Pompeiopolis’in deniz ticaretini ele geçirmesi Yumuktepe’ye darbe vurdu. Liman olarak bütün önemini kaybetti.
Ülkemizdeki bütün arkeolojik kazılarda olduğu gibi, Yumuktepe’deki kazılar da yabancılar tarafından gerçekleştirilmiştir. Höyük 1936-1938 yılları arasında İngiliz arkeolog John Garstang tarafından ortaya çıkarılmıştır. John Garstang ve ekibinin burada yaptıkları ilk incelemeler sırasında, höyüğün batı bölümünde, Müftü Deresi’nin tahrip ettiği kesitlerde Neolitik aletler bulduktan sonra kazı yapmaya karar verilmiştir.
Ankara’da Arkeoloji Enstitüsü’nü de kurmuş olan John Garstang höyükte 23 tabakalı yerleşim saptamıştır. ‘’Prehistorik Mersin’’ adlı yapıtında, taş ve seramikten yapılmış ev aletlerinin listesini vermiştir. Garstang’ın bulgularına göre Yumuktepe’de tarım yapılmış; koyun, keçi, sığır ve domuz beslenmiştir. İ.Ö 4500de, Neolitik dönem ya da Cilalı Taş devrine denk gelen yerleşim tabakasında ise Dünya arkeoloji tarihindeki kaleye benzeyen ilk yapı saptanmıştır.
Maden devri ile birlikte madenler de işlenmiştir. Bir görüşe göre de Dünya’da ilk bakır izabe tesisleri Yumuktepe’de kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1939 yılında ara verilen kazı çalışmaları 1946-1947 yıllarında tamamlanmıştır. Sonraki yıllarda, höyük üzerinde teraslar açılarak ağaçlandırma çalışmaları yapılmıştır. Ağaçlandırma çalışmaları nedeniyle, bütün kazı alanlarını ve ortaya çıkarılmış olan tabakalar yok edilmiştir.
Bununla da yetinilmemiş, yörenin sit alanı olduğu ya da olabileceği düşünülmeden, soğuk ve temiz su bulmak amacı ile höyüğe komşu olan dere kenarına derin su sondaj kuyuları açılmıştır. Sondaj kuyuları ile bağlantılı olarak höyüğün tepesine su depoları yapılırken, kalan kalıntı ve tabakalar bir kez daha yok edilmiştir. 1968 yılındaki sel felaketinde de Müftü deresindeki taşkın, sondaj kuyularıyla birlikte höyüğün de batı bölümünü götürmüştür.
Bunlar da yetmemiş, höyüğün büyük bir bölümü mesire yeri olarak düzenlenmiştir. Bu düzenleme sırasında da höyük üzeri düzeltilirken, İslami Dönemi içeren 1,5-2,0 metrelik tabaka da yok edilerek, buraya gazino, tuvaletler, depo ve park yapılmıştır. 1946-47 yıllarındaki kazılardan 45 yıl sonra, 1993 yılında, Kültür Bakanlığı himayesinde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Veli Sevin başkanlığında yeniden başlanmıştır.
Kazı çalışmalarına Roma Üniversitesi’nden Dr. Isabella Caneva’da katılmıştır. 16 yıl devam eden çalışmalardan sonra, 2009 yılında, ilk kez savaş izlerine rastlanmış ve mezar kalıntılarına ulaşılmıştır. 2009 yılında, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü desteği ile höyüğün üst kısmında çalışmalar yapılmıştır. İ.S 10. yüzyılın sonlarına ait olduğu tahmin edilen, 90 cm uzunluğunda ve 6 cm genişliğinde demir kılıç bulunmuştur.
Ayrıca, Neolitik Dönemi kapsayan İ.Ö 5800 lü yıllara ait yetişkin insan iskeleti gün ışığına çıkarılmıştır. İnsan iskeletinin kendileri açısından oldukça önemli olduğunu ifade eden Kazı Başkanı Prof. Dr. İsabella Caneva, daha önceki kazılarda da yine aynı dönemi kapsayan ve içinde iskelet bulunan bir mezar bulduklarını hatırlatmıştır. Caneva, mezarda bulunan kemiklerin büyük oranda hasar görmüş.
Komple bir iskeletin bulunduğu belirterek, “Doğum öncesi dediğimiz ve tarih öncesi tipik olan anne karnındaki pozisyonda sol tarafa yatık şekilde bulunan iskeletin yanında ayrıca 3 kâse elde ettik. Kâseler kırmızı boyalı. Bu kâseler bize mezarın Geç Neolitik Dönem’e ait olduğunu gösteriyor. Söz konusu dönemde başlayan bu mezarlara içinde yiyecek olan vazo ve kâseler konuluyor.
Bulgular da bize o dönemdeki insanların ölümden sonraki hayata inandığını gösteriyor. Bu inancın da Geç Neolitik Dönem’de başladığını söyleyebiliriz” demiştir. Caneva, son bulunan mezarın içinde ayrıca birer tane zeytin ve buğday tanesine de ulaşıldığı bilgisini de vererek, söz konusu bulguların da Geç Neolitik Döneme ait olduğunu vurgulamıştır. İki ay daha devam eden kazılarda, Garstang tarafından bulunan 23 tabakanın eksik olduğu, gerçekte iki katı olabileceği kanaatine ulaşılmıştır. Daha çok Prehistorik yerleşimleri ile tanınan Yumuktepe’de tabakalar yeniden düzenlendiğinde, Ortaçağ’da en az üç yapı katı halinde ve surlarla güçlendirilmiş önemli bir merkez olduğu ortaya çıkmıştır. Arkeobotanik analizler ise zeytinin ana vatanının bu bölge olduğu, üzümün ise daha sonraları bölgeye geldiği bulgularına ulaşılmıştır. Kazı buluntuları Turizm ve Tanıtma Bakanlığı Mersin Müzesi’nde sergilenmektedir.
Kaynaklar:
1) http://tr.wikipedia.org/wiki/Yumuktepe
2) http://www.mersinkulturturizm.gov.tr/belge/1-33656/muzeler-ve-orenyerleri.html
Etiketler: bisiklet, cumhuriyet, dere, Efrenk, google, höyük, ilk, internette, köprü, kitaplar, kordon, müftü, Silifke, soğuk

Edirne, Osmanlı Devleti tarafından alınmasından önce, Bizans İmparatorluğu’na bağlı küçük bir kent idi. ‘’Kaleiçi’’denilen bir bölgeden ibaret olan Edirne, Balkanlara ulaşabilmek ve egemenlik kurabilmek için stratejik öneme sahipti. Murad Hüdavendigar olarak bilinen Osmanlının üçüncü padişahı I. Murat Edirne’nin askeri önemini kavramıştı.1361 yılında Edirne’yi fethederek, Osmanlının İkinci Başkenti yapmıştır.
Eski Saray olarak bilinen Saray-ı Atik, 1365 yılında I. Murat tarafından kale dışında yaptırılmıştır. Kesin olarak bilinmemekle birlikte, yerinin Selimiye Camii yakınında, Kavak meydanında olduğu sanılmaktadır. I. Murat’tan sonra tahta geçen I. Beyazıt ya da Yıldırım Beyazıt daha çok Osmanlı’nın birinci başkenti olan Bursa’da bulunmuştur. Bursa’da, İslam Mimarisini sonsuza kadar yaşatacak camiler, külliyeler ve medreseler yaptırmıştır.
1402 yılında Ankara Savaşı’nda yenilmesi ve Timurlenk’e esir düşmesi üzerine oğulları arasında Fetret devri olarak bilinen şehzadeler savaşı başladı. Fetret Savaş’ı sırasında Edirne’de, Osmanlının Rumeli bölgesinde padişahlık yapmış olan Şehzade Musa çelebi, Eski Sarayı büyütmüş ve yüksek duvarlarla çevirtmiştir. Ancak, Musa Çelebi’nin padişahlığı 1413 yılına kadar sürmüştür.
Kardeşi Çelebi Mehmet’e yenilmiş ve öldürülmüştür. Fetret Devri’ndeki şehzadeler savaşından galip çıkan ve Çelebi Mehmet olarak bilinen I. Mehmet, Osmanlının beşinci padişahı olmuştur. Osmanlıdaki birliği sağlayarak, Osmanlının yeniden doğuşunu sağlamıştır. Çelebi Mehmet 1413 yılından 1421 yılına kadar Edirne’yi başkent olarak kullandı.
Kardeşlerinden Musa Çelebi tarafından geliştirilen Eski Saray’da kaldı. Osmanlı Padişahlık Sarayının bünyesi ve idari biçimi onun uygulamalarına dayanmaktadır. Osmanlı Devlet’ inde “harem” asıl adıyla “Darüs-saade” yüzyıllar boyu merak konusu olmuştur. Sarayın haremine odalıklar ve cariyeler alınması, ak ve kara hadımlara saray idaresinin verilmesi bu dönemde başlar.
İslam hukukunda hadımlık yasaklandığından, gayrı Müslim savaş esirlerinden sağlanıyordu. Kara ağaların geldiği1582 yılına kadar ak hadımlar kızlar ağası olarak görev yapmışlardır. Asli görevleri, padişahın mabeyn ve harem dairelerini korumaktı. Yine bu dönemde saraya kilerci, odabaşı, haznedar ve kapı ağası görevlerinin ilk uygulaması, iç oğlanlara takke ve elbise giydirilmesi Sultan Mehmet Çelebi döneminde başlatılmıştır.
1421 yılında Sultan Çelebi Mehmet’in ölümü üzerine tahta geçen ve Osmanlının altıncı padişahı olan II. Murat Başkent Edirne’de en çok oturan padişahtır. Fiziki gelişim açısından Sultan II. Murat dönemi, Edirne için en verimli yıllar olarak kabul edilir. Onun zamanında kent hızla gelişti. Yeni Saray olarak da adlandırılan Saray-ı Cedid-i Amire II. Murat zamanında, Tunca Adasını da içine alacak şekilde tasarlanmıştır.
1450 yılında yapımına başlanan Yeni Saray’da, Sultan II. Murat’ın 1451 yılında ölmesi üzerine çalışmalar bir süre durmuştur. Yerine tahta geçen II. Mehmet genç yaşta Osmanlının yedinci padişahı olmuştur. 1453 yılında İstanbul’u fethinden ötürü, Fatih Sultan Mehmet olarak anılmıştır. Döneminde görevlendirilen saray mimarı Şehabeddin tarafından sarayın yapımı sürdürülmüştür.Başlangıçta bir kasır olarak tasarlanmış olan saray, Fatih Sultan Mehmet zamanında genişletilmiş ve Saray-ı Cedid-i Amire adını almıştır.
Osmanlı sarayları arasında, Topkapı Sarayı’ndan sonra yapılmış olan en büyük saraydır. Fatih Sultan Mehmet ya da II. Mehmet döneminde Bab-ı Hümayun, Alay Meydanı, Babussade, Arz Odası, Cihannüma Kasrı, Kum Kasrı, Harem ve Enderun gibi bölümler eklenmiştir. Eski kaynaklara göre Yeni Saray’da; Alay meydanı, Divan Meydanı, Enderun Meydanı, Kum Meydanı ve Valide Taşlığı Meydanı olmak üzere beş büyük meydana sahipti.
Bunlardan Alay Meydanı sarayın en büyük meydanıydı. İlk kez bu meydanda, Alay Meydanında, padişah tarafından ulufe dağıtımı yapılmış ve sonraki yıllarda gösterişli bir merasim halini almıştır. Bu nedenle, halk arasında, Edirne Sarayı’ndaki Alay Meydanı Kese Meydanı olarak da anılmıştır.Yeniçerilerin üç aylık maaşları olan ulufenin dağıtımı sırasında ortaya çıkan manzara Osmanlı İmparatorluğu için de önemli bir propaganda aracı olmuştur.
Sonraki yıllarda bu törenler Divan Meydanında yapılmaya başlamıştır. Sayıları on binleri aşan yeniçerinin tören kıyafetleriyle, nizami bir şekilde boy gösterdiği Divan Avlusu’nda, ilk önce askerlere yemek dağıtılması, daha sonra da hazineden çıkarılan para keseleriyle maaşların ödenmesi, imparatorluğun en gösterişli törenlerinden biriydi. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu’nu ziyaret eden elçiler ekseriyetle bu törenin gerçekleştiği günlerde sarayda kabul edilirdi.
Edirne’deki Yeni sarayın Alay Meydanı’nın güneyinde, kalıntıları günümüze kadar ulaşmış olan Matbah-ı Amire vardı. Osmanlı saray mutfaklarının genel adı, ‘Matbah-ı Amire’dir. Enderun ve Harem’de yaşayanlarla, iş için saraya gelenlere, konuklara ve ulufe günlerinde de kapıkule askerlerine bu mutfaklardan yemek verilirdi. Geleneksel düzene II. Mehmet ya da Fatih döneminde kavuşan Matbah-ı Amire, sarayın en kalabalık kadrolu birimlerinden biriydi.
Sarayın Kum Meydanı’nda bulunan Arz Odasının duvarları Fatih Sultan Mehmet zamanında çinilerle kaplanmıştır. Buraya Fatih Sultan Mehmet zamanında Cihannüma Kasrı ile Kum Kasrı yaptırılmıştır. Sarayın Divan Meydanı, Alay Meydanı’nın kuzeyinde bulunuyordu. Divan Kapısı’ndan ya da Baltacılar Kapısı’ndan girilen bu meydanda Darüssaadet Ağası, Başkapı Gulâmı ve Harem ağalarının daireleri yer alıyordu.
Valide Sultan Taşlığı olarak anılan meydanın çevresi bir veya iki katlı yapılarla çevrilmişti. Bunlar birbirlerine merdivenli dehlizler, küçük kapılar ve dar yollarla bağlanmıştı. Buradaki her daire kendi başına ayrı bir plan düzeni içerisinde idi. Ayrıca burada Kadın Efendiler, Şehzadeler, Sultan IV. Mehmet, Sultan II. Ahmet, Hasekiler daireleri, Sultan Süleyman Sofası, yatak hamamı, Valide Sultan Dairesi, Hastalar Koğuşu gibi yapılar da yer alıyordu. Edirne Sarayı İstanbul’da daha sonra yapılmış olan sarayların plan ve düzen bakımından bir benzeridir. Ancak bu saray İstanbul’dakilere göre daha geniş bir alana yayılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman’ın Hadika-ı Hassa denilen saray bahçesi arazisini Tunca Nehri’nde yaptırılan bir köprü ile bağlamıştır.
Aynı dönemde Terazi kasrı ile Adalet Kasrı da burada yapılmıştır. Sarayın 119 odası, 21 divanhanesi, 22 hamamı, 13 mescidi, 16 büyük kapısı, 13 koğuşu, 4 kileri, 5 matbahı ve 14 kasrı bulunuyordu. Edirne Sarayı ya da yeni Saray’ın bu bölümlerinden ayrı olarak saraya ait çeşitli kasırlar bulunuyordu. Bunların başında Şikâr Kasrı, Aynalı Kasır, Bostancıbaşı Kasrı, Terazi Kasrı, Adalet kasrı, İftar Köşkü, Bülbül Kasrı, Değirmen Kasrı, Bayırbahçe Kasrı, İmadiye Kasrı, Köşkkapı Kasrı, İğdiye Kasrı, Demirtaş Kasrı, Akpınar Kasrı, Üsküdar Kasrı ve Mehterhane-i Amire bulunuyordu.
Bu kasırlardan Adalet Kasrı Fatih Köprüsü’nün yanında kule biçimli üç katlı bir kasır iken, günümüze yalnızca alt kısmı gelebilmiştir. Kasrın üst katı padişah ve saray ileri gelenlerine mahsus olup, son derece güzel bezenmiştir. Üzeri yüksek bir kubbe ile örtülü idi. Kanuni Sultan Süleyman’ın Mimar Sinan’a 1561’de yaptırdığı bu kasırda Padişaha halk isteklerini dilekçe ile sunuyordu.
Bunun dışında kalan kasırlardan günümüze herhangi bir iz gelememiştir. 16. yüzyıl Edirne’de muhteşem abidelerin inşa edildiği ve şehrin fiziki açıdan klasik formunu kazandığı bir dönemdir. Kanuni Sultan Süleyman batıya yaptığı seferler sırasında çoğu kez Edirne’de konaklardı. Edirne’nin suyolları onun zamanında yapıldı. Bu dönem Edirne’nin, özellikle yüzyılın son çeyreğinden itibaren, imparatorluğun sınırlarının genişlemesinin de etkisiyle askeri bir sınır merkezi olmaktan çıkarak padişahların bir dinlenme yerine dönüşmeye başladığı dönemdir.
Selimiye Camisi bu dönemin ürünüdür. 17. yüzyıl hanedan mensupları burasını çoğu zaman sürekli ikamet yeri olarak kullandılar. Edirne adeta ikinci payitaht özelliği kazandı. İstanbul’un saray çekişmelerinden bunalan padişahlar Edirne’ye sığındı. Sultan I.Ahmet ile başlayan Edirne ilgisi giderek arttı. Sultan II. Osman ve IV. Murat döneminde geniş koruluk ve ormanlarıyla Edirne bir av sporu ve eğlenceleri merkezi oldu. Ancak özellikle Sultan IV. Mehmet (Avcı Mehmet olarak ta bilinir.) döneminde Edirne gerçek anlamda bir siyasi merkez olarak İstanbul’a rağmen ağırlık kazandı. Padişah, vaktinin çoğunu Edirne’de geçirir ve elçileri de burada kabul ederdi.
Sultan II. Süleyman Edirne’de vefat etti. Yerine geçen Sultan II. Ahmet’in cülus töreni burada yapıldı. 93 harbi olarak da bilinen Osmanlı-Rus 1878 Savaşında, Edirne Sarayı Osmanlı ordusunun cephaneliğine dönüştürülmüştür. Rusların Edirne’ye gireceği kesinleşince de Edirne Valisi Namık Paşazade Cemil Paşa ya da Müşir Ahmet Eyüp Paşa’nın verdiği emirle, cephaneliğin Rusların eline geçmemesi için 18 Ocak 1878 günü saray ateşe verilmiştir. Edirne Rus işgalinden kurtarıldıktan sonra sarayın yanmayan bölümlerindeki değerli parçalar, arta kalan çiniler Vali Rauf Paşa tarafından bazı yabancı devletlerin temsilcilerine bağışlanmıştır.
Edirne Sarayı’nın yeniden ortaya çıkarılması için Trakya Üniversitesi 1995 yılında çalışmalara başlamıştır. Öncelikle bir Edirne Sarayı Sempozyumu düzenlenmiştir. Bundan sonra Mimar Sinan Üniversitesi Türk İslâm Sanatları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr.Gönül Çantay burada kazı çalışmalarına başlamıştır. Sarayın temelleri, ayakta kalabilmiş duvarları ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde Trakya Üniversitesi ve Edirne Müzesi kazılarını sürdürmektedir. Kazılar sırasında saray mutfağının çinileri, keramik kap kacakları bulunmuştur. Kazı çalışmalarını sürdüren Prof.Dr.Gönül Cantay’a göre, saray mutfağı on bini aşan kişiye hizmet vermekteydi.
Kaynaklar:
1) Kazı alanındaki bilgilendirme panoları
2) Vikipedi (Özgür Ansiklepodi)
Etiketler: çelebi, balkanlar, Bizans, Bursa, camiler, daha, edirne, Fetret, harem, hukuk, kale, Kaleiçi, kavak, mimari, murat, rumeli, saray, stratejik, tahta, Şehzade, İslam

27 Ekim 2012 tarihli Edirne gezimizde grup olarak Selimiye Camii, Saraçlar Caddesi, Alipaşa Çarşısı, Maarif caddesi ve Tunca nehri ve çevresi gezdik. Sonra da Ulu Camii karşısındaki bir kafeteryada dinlenmek ve İstanbul’a dönmemizi sağlayacak servis aracını beklemeye başladık. Saat 15.25 civarında idi. Oysa bizi Edirne Otogarına götürecek olan servis aracı saat 17.00 de kalkacaktı.
Gruptan izin isteyerek ‘’Sarayiçi’’ ne gitmeye karar verdim. Kafeteryadaki görevliler de Sarayiçi dolmuşlarına binersem beş dakikada ulaşabileceğimi söylediler. Gruptan ayrılıyor ve Saraçlar Caddesi’nin devamı olan Hükümet Caddesi’ne giriyorum. Cadde üzerindeki dükkânlardan birindeki görevliye Sarayiçi’ni sorduğumda caddeyi izlemem gerektiğini söylüyor.
Servis aracını kaçırmamak için adeta koşarcasına yürürken, ara sıra da geri dönerek dolmuş gözlüyorum. Bu arada İmam Hatip Okulu ve mezarlığı da geçmiş bulunuyorum. Soldaki Bahçe Sokak başında bulunan kahvehanenin önünde oturanlara adres sorduğumda, sokağın bitiminde Sedde Yoluna çıkacaksınız. Sağa dönerek ilerlerseniz sizi Saray Köprüsü olarak da bilinen Kanuni Köprüsüne götürecektir dediler.
Sedde Yolu Tunca Nehri’ne paralel olarak, Kırkpınar Meydanına doğru devam ediyor. Tunca önemli işlevi olan bir nehir.16. yüz yıla kadar kentin içme suyunu karşılamış. Bulgaristan’ın Karadağ bölgesinde 1 940 m yükseklikten doğan bu nehrin uzunluğu 384 km olup, havza alanı 7 884 km2 ‘dir. 12 km boyunca Türkiye – Bulgaristan sınırını oluşturur. Daha sonra Türkiye içlerinde bir süre ilerleyip Edirne’nin güney batısında Meriç Nehri’ne karışır.
Tunca ile ilgili bu bilgileri kafamda dolaştırırken, Sedde Yolunda hızla Kanuni Köprüsüne doğru ilerliyorum. Derken, Tunca Nehri üzerindeki yeni bir köprüye rastlıyorum. Sonradan öğrendiğime göre, Meriç Köprüsü olarak da bilinen bu köprü Abdülmecit Köprüsü imiş. 1832 yılında Sultan II. Mahmut’un emriyle yapımına başlanmış olan 12 kemerli bu köprü yarım kalmış.
On yıl sonra, 1842 yılında Sultan Abdülmecit döneminde bitirilmiş. Yaklaşık olarak 500 metre daha yürüyünce Kanuni Köprüsü’ne ulaşıyorum. Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1553-54 yıllarında yapılan bu köprü, Sarayiçi semtini Edirne’ye bağlamaktadır. Saray Köprüsü olarak da bilinmektedir. Uzunluğu 60 metre olan köprünün genişliği 4,5 metredir.
Köprüye girmeden geri dönüp, baktığımda ‘’Bir Edirne Efsanesi 651. TARİHİ KIRKPINAR” yazısının bulunduğu bir festival takı ile karşılaşıyorum. Uzunluğu 60 metre olan Kanuni Köprüsü’nü de hızla geçiyor ve Sarayiçi’ne adım atıyorum. Sağ taraftaki Kırkpınar alanına yöneliyorum. Kırkpınar Yağlı Güreşleri, geleneksel Türk yağlı güreş turnuvasıdır.
Her sene Haziran ayı sonu ila Temmuz ayı başında Edirne’de düzenlenir. Pehlivanlar üç gün süresince er meydanında mücadele ederler. Son gün yapılan finallerde her kategorinin birinci, ikinci ve üçüncüleri belirlenir. Bunlardan en önemlisi başpehlivandır. Güreşler esnasında Kırkpınar Festivali düzenlenir ve çeşitli etkinlikler gerçekleştirilir.
Üzerinde ‘’TARİHİ SARAYİÇİNE HOŞGELDİNİZ’’ yazısı bulunan sembolik bir kapı ile yüz yüze geliyorum. Bu kapının arkasında Başpehlivanlar Yolu bulunuyor. Yolun sonunda, başpehlivanlar için arenaya giriş kapısı var. Arenaya girmeden, sol tarafta yeşil parmaklıklarla çevrili bir bahçe içinde, Türk yağlı güreşlerinin efsaneleri olan Kurtdereli, Kel Aliço ve Koca Yusuf’un heykelleri bulunuyor.
Arenanın önünde, Fatih Köprüsü’ne giden yol tarafında da Kırkpınar Ağalarının heykelleri bulunuyor. Bu heykellerin sağ tarafındaki bir yazıtta ‘’Tarihi ve geleneksel Kırkpınar yağlı güreşleri 1361 tarihinde Kırkpınar çayırında başladı.1924 yılında Edirne Sarayiçi’ne alındı. Kırkpınar başpehlivanı, Türkiye başpehlivanıdır. Davetiye kırmızı dipli mumla yapılır’’ Yazıları yer almaktadır.
Kırkpınar Söylencesi
Osmanlı Devletinin ikinci padişahı Orhan Gazi, Rumeli’yi ele geçirmek amacıyla kardeşi Süleyman Paşayı görevlendirir. Süleyman Paşa, yapılan sallarla, 40 asker ve atlarıyla Gelibolu Yarımadasına çıkar. Domuzhisarı üstüne yürür ve fethederler. Diğer hisarların da fetihleri için akınlar düzenlerler. 40 kişilik bu öncü birlikteki akıncılar, mola verdikleri her yerde güreşe tutuşurlar.
Özellikle, iki yiğidin tutuştukları güreşte bir türlü üstünlük sağlayan olmaz. Her mola verdiklerinde de tekrar güreşirler. Bu iki yiğit bir Hıdrellez gününde, Ahırköy çayırında tekrar güreşe tutuşur. Sabahtan başlayıp gece yarısına kadar süren güreşte, ikisinin de solukları kesilir, çayıra yığılıp kalırlar ve can verirler. Arkadaşları da onları bir incir ağacı altına gömerler. Yıllar sonra çıktıkları bir başka seferde güreşçi arkadaşlarının mezarı basına gelen savaşçılar, burada akan gür bir pınar görürler. İki yiğidin mezarı başındaki gür pınar nedeniyle, yöre halkı, orada yatanların Kırklardan (ermişlerden) olduğuna inanır. Yöreyi, Ermişler Pınarı anlamında, Kırkpınar olarak adlandırırlar. Bir başka söylenceye göre de, oraya ayak basanlar 40 kişi olduklarından, adı Kırkpınar kalmıştır.
Kırkpınar Şenlikleri
Eski geleneklerin korunduğu ve 651. kez düzenlenen Tarihi Kırkpınar Güreşleri ve Kültür Etkinlikleri bir hafta sürer. Şenlikler kapsamında çeşitli folklor gösterileri, fuarlar, sergiler, güzellik ve yöresel yemek yarışmaları düzenlenir. Yurt dışından çeşitli ülke gruplarının katılımıyla uluslararası bir renklilik de kazanan şenliklerin son üç gününde yağlı güreşler yapılır. Büyük, orta, başaltı ve baş boylarında güreşen pehlivanlardan, başa güreşenlerin birincisine “Başpehlivan” unvanı ve altın kemer ödülü verilir. Güreşlerin vazgeçilmez sembolü Kırkpınar Ağası’dır. Ortaya konan kurbanlık koça açık artırmada en fazla parayı veren kişi Kırkpınar Ağası olur ve bir sonraki yılın güreşlerini organize eder. Ayrıca Kırkpınar şenliklerinde ve güreşlerde yarışmaları kazananlara ödüllerini verip misafirleri ağırlar.
Kaynaklar:
1) http://www.edirnebdb.gov.tr/kultur/padişahlar dönemi.htlm
2) http://tr.wikipedia.org/wiki/Edirne
3) http://www.mehmetakinci.com.tr
Etiketler: cadde, camii, dolmuş, edirne, gruptan, hatip, havza, imam, istanbul, kanuni, kırkpınar, Meriç, meriç nehri, otogar, paralel, saraç, saray, Sarayiçi, servis, Tunca, yağlı, yeni bir

Günümüzde çağdaş kentlerin vazgeçilmez elemanları olan yaya alanlarının büyüklüğü, uzunluğu ve zenginliği kentlerin yaşam kalitelerinin en önemli göstergelerinden biridir. İstanbul’daki İstiklal Caddesi, Ankara’daki Atatürk Bulvarı, Madrit’teki Arenal, Barselona’daki La Rambla Caddelerinde olduğu gibi. Oysa hızlı kentleşme ve otomobil kullanımının artması ile birlikte kentlerimizde ulaşım neredeyse tamamen araçlara yönelik düzenlenmeye başlamış.
Ulaşımda ana unsurun yaya olduğu unutulmuş, kaldırımlar daralmıştır. İnsanoğlu en ilkel çağlardan beri bir araya gelme gereksinimini her zaman hissetmiştir. Bir toplum olmanın gereksinimi olan bu duygu için, açık ya da kapalı olmak üzere mekânlar tasarlanmıştır. Özellikle tarihî yerleşimlerdeki kentler yaya dolaşımları temel alınarak planlanmıştır.
Yaya alanları, kentsel mekânların vazgeçilmez öğeleridir. Yayalara ayrılmış alanlar, kentsel yaşamı canlandıran mekânlardır. Örneklersek, İstanbul’daki İstiklal Caddesi ile Ankara’daki Atatürk Bulvar’ının Kızılay bölümü bu özellikleri taşır. Yaya alanlar kentte yaşayan herkesin, hatta kent yaşamına kısa bir süre için katılan kişilerin, kentle ilişki kurduğu ve ortak bir platform oluşturduğu yerlerdir.
Yaya alanları; farklı insanların birbirlerini tanıyıp iletişim kurduğu, kenti, kentliyi ve kente özgün kuralların öğrenilmesini sağlar. Öyle ki, yaya alanları, kentleşme sürecini olumlu yönde etkileyen ve kentsel yaşama fiziksel, sosyal ve ekonomik katkıları olan mekânlardır. Kayınbiraderim Lütfi ile eşi Cihan, Göktürk’teki komşumuz ve grubumuzun rehberi Yakup Bey ile eşi Luiza, çok sevdiğimiz Rukiye, eşim Serap ve benim dâhil olduğum yedi kişilik grubumuzla Selimiye Camii’ni gezdik.
Mimar Sinan Caddesi üzerinden Ulu Camii olarak da bilinen Eski Cami’ye ulaşmak istiyoruz. Caddenin solunda, Selimiye Külliyesi içerisinde yer alan Mimar Sinan Anıtı’nı görüyor ve anıt önünde fotoğraflarımızı çekerek ve çektirerek, ölümsüzleşiyoruz. Fotoğraf çekimleri sona erdikten sonra Londra Londra Asfaltı’na yönlenen Talatpaşa Bulvarı’na giriyoruz.
Rehberimiz durumundaki Yakup Beyin önerisi üzerine, Londra Asfaltı yönünde yaklaşık 100 metre ilerliyoruz. Sağda Hükümet Caddesi ve girişin sağında da Üç Şerefeli Burmalı Camii yer alıyor. Sultan II. Murat tarafından 1438-1447 yılları arasında yaptırılmış. Osmanlı Camii mimarisinde önemli bir örnek olarak ortaya çıkmış. Burmalı Camii sonra görmek üzere, soldaki Saraçlar Caddesi’ne giriyoruz.
Saraçlar Caddesi, Edirne’deki kentsel yaşamı canlandıran bir mekândır diyor Yakup Bey. Kentin en önemli ticari aksının odak noktası olarak biliniyor. Mimar olan eşim Serap, çevreyi Mimari özellikleriyle görmeye ve yorumlamaya çalışıyor. Saraçlar Caddesi’nde, Cumhuriyet öncesi dönemden günümüze kalabilmiş, korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı niteliği taşıyan birçok ticari yapı bulunuyor.
Toplam uzunluğu 700 metre olan caddenin iki kanadında karakteri farklı yapılar var. Geçmişte verilmiş farklı imar izinleri önemli karakter farklılığı yaratmış. Alipaşa Kapalı Çarşısı’na komşu batı kanadında genişliği 3-6 metre arasında değişen dar cepheli üç veya daha az katlı birçoğu taşınmaz kültür varlığı niteliği taşıyan yapıların hâkim olduğunu görüyoruz. Çoğunluğu kuyumcu, beyaz eşya, ayakkabı ve kafeteryalardan oluşan batı kanadındaki bu yapıların çoğu özgün niteliklerini korumuşlar.
Doğu kanadında ise az sayıda birkaç yapı korunabilmiş. Doğu kanadında yer alan yapılar postane, banka, iş hanları gibi işlevlere sahiptir. Caddenin her iki kanadında yer alan bu yapıların tasarımları arasındaki uyumsuzluk, hem görsel kirliliğe hem de korunması gerekli kültür varlığı niteliğindeki bu yapıların kaybedilmesi sonucunu doğurmuş. Eşimin yorumlarını dinleyerek Saraçlar Caddesi üzerinde ilerliyoruz.
Solda Ptt Başmüdürlüğü’nün tam karşısında Alipaşa Çarşısı’nın giriş kapılarından biri bulunuyor. Saat 13.15 olmuş, karnımız da iyice acıkmış. Bu kapı aksı üzerinden Alipaşa Çarşısı’nı geçersek Ortakapı Caddesi’ne çıkacakmışız. Yakup beyin anlattıklarına göre, Edirne’nin en iyi ciğercisi Niyazi Usta bu caddenin solunda, Maarif Caddesi köşesinde bulunuyormuş. Ciğerci Niyazi Ustada karnımızı doyurduktan sonra, yine Alipaşa Çarşısı içerisinden geçerek Saraçlar Caddesi’ne çıktık ve sağa yöneldik.
PTT yi geçince sağ tarafta Sevda Çeşmesi olarak adlandırılan anıtsal bir yapı ile karşılaştık. 2009 yılında, Saraçlar Caddesi’nin trafiğe kapatılıp yayalaştırıldığı dönemde yapılmış. Edirne’nin simgelerinden biri olabilecek gibi görünen Sevda Çeşmesinin mermerden bir de kitabesi var. Kitabede; “Nehirlerin ve kültürlerin buluşma noktası olan Edime; Trak, Roma ve Bizans medeniyetlerinin önemli bir şehriydi.
Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’na 92 yıl başkentlik yaptı. Sevda Çeşmesi adlı bu eserde aslan kafesi maskları ile Edirne’de yaşam süren eski medeniyetler, şadırvan ve üzerindeki rölyeflerle Osmanlı dönemi anlatılmıştır. Barışı ve özgürlüğü simgeleyen genç kadın ve erkek figürleri ise genç Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmektedir.’’ Denmektedir.
Kaynaklar:
1) http://www.edirnebdb.gov.tr/kultur/padişahlar dönemi.htlm
2) http://tr.wikipedia.org/wiki/Edirne
3) http://www.mehmetakinci.com.tr
Etiketler: alanlar, ana, çağdaş, burmalı, cihan, ciğerci, duygu, edirne, fiziksel, ilkel, kentleşme, kentsel, kuyumcu, mimar sinan, rehber, saraçlar, selimiye camii, serap, sevda, tarihi, unsur, yaya, yaşama, yedi, yerleşim, İstiklal Caddesi